Ara 16

Alarga! | Yahya Salim

Yazan Editör Kategori Genel

Sıcak kum kaslarımı, sinirlerimi gevşetiyor, bedenim kuma ağıyor, ılık meltem yüzümü okşuyor. Kitabımdan başımı kaldırıyor, ufka bakıyorum. Birkaç mil açıkta siyah bir raft beliriyor, üzeri kalabalık, alarga halinde. Sahilden yasaklanmış, sanki gizli bir kuvvet emir vermiş, nidanın kudretinden pısan raft orada donup kalmış, sonsuz bir alarga halinde. Üzerindekiler, şimdi ne olacak dercesine sahile doğru bakıyorlar, gözlerini kısarak.

Kararmış genç bedenler teker teker suya atlıyor, sahile yakın kaya kütlesine kadar yüzüyor, kimi çırpınarak ilerliyor, kayaya tutunarak dinleniyor. Her biri, henüz işitmediğimiz bir tabiat kanununa uyarcasına, plajın bittiği yerde karaya vuruyor, sudan çıkardığı plastik poşeti yırtarak açıyor, keten ayakkabılarını çıkarıp eline alıyor, sonra kumsala çıkıyor, plajın ardındaki çamlığa doğru yürüyor acele adımlarla. Çamlıktaki çadırlara, barınaklara yenisini ekleyecek ya da kendinden önce varmış bir arkadaşın, yoldaşın, kardeşin yanına sığınacak belki.

Biri plajda güneşlenenlere yakınca çıkıyor karaya. Çıplak, geniş göğsünde yavaşça tuz izi beliriyor. Sudan çıkar çıkmaz kıvırcık saçları kabarıyor, güneşe dönüyor. Çantasından keten ayakkabılarının ardından gazete parçasına sarmalanmış bir simit çıkarıyor, ısırıyor. Sonra Nokia telefonunu çıkarıyor, saatini koluna geçiriyor. Saatin kaç olduğunu bilmenin mühim olduğu anlaşılıyor bakışlarından, zamana karşı yarışıyor.

Bütün bir yıl beklenmiş, planlanmış tatillerinin ortasına düşüveren bu davetsiz misafiri hayretle, sabırlarının taşma noktasında seyreden yazlıkçıları görüyor. Eli göğsüne gidiyor, çıplaklığını fark ediyor. Gözlerini kaldırmadan acele hareketlerle Galatasaray tişörtünü üzerine geçirerek ayağa kalkar gibi oluyor, simidin hâlâ elinde olmasına hayret ediyor, çantasına geri koyuyor. Hızlı adımlarla tatilcilerle kendi arasındaki hudut boyunca plajın çıkışına, çamlığa doğru koşuyor. Telefonunu avucunda sıkı sıkıya tutuyor.

Uzun kıvırcık saçları kafasını hale gibi saran biri, yarım saat sonra plastik bir poşetle bota doğru yavaş yavaş yüzüyor. Çantasında pet su şişeleri var.

Yamacımdaki yaşlı turist çift, söylenerek toparlanıyor. Kadın, bu ne pespayelik canım, polis çağırsanıza, diyor. Sahil güvenlik nerede? Tek parça mayosunun üzerine elbisesini geçiriyor. Arkalarında akasyanın altında yer bırakarak plajı terk ediyorlar. Annem telaşla eşyalarımızı toparlayarak akasyanın gölgesinde yer kapıyor. Telaşına canım sıkılıyor, yerimden kıpırdamıyor, cevap vermiyorum.

***

Biraz öteden Pandeli’nin sesini işitiyorum: Bak bu oğlanlara, yarın öbür gün sokaklarda bizim kızlara ıslık çalar, ona buna sataşırlar… Görmemişler ya, güzelim kadınlarımıza musallat olacaklar. Kendi derdimiz yokmuş gibi bir de elâlemin çakalıyla baş edeceğiz…

Nereden biliyorsun canım, diyor Marika. İnsanlar can derdinde, sen ne derdindesin. Savaştan mı kaçıyorlar, açlıktan mı, bilmeden konuşuyorsun.

Öyle deme kızım, diyor yanlarındaki şezlongda uzanan Barba Sotiri, kanunsuz hayatlardan geliyor kimi, ne olacağı belli olmaz. Aç gençler, kimse öğretmemiş, yol göstermemiş, olmaz deme. Herkes bir değil tabii… Termosun kapağını açıyor, bir yudum alıp tekrar kapatıyor. Anason kokusu havaya yayılıp burnuma ulaşıyor.

Tövbe tövbe, diyor Marika’nın annesi Eleni, bir ihtiyara, bir Pandeli’ye tersin tersin bakıyor. O kadınlar yüzemez, bebekleri de var bak, görüyor musun Marikamu, ne yapacak bu insanlar, hay yarabbi.

Herkesin cehennemi kendine, diyor Pandeli. Ülkelerinde kalsınlar, savaş varsa savaşsınlar, biz mi çıkardık. Kültür meselesi, eğitim meselesi hep. Neden biz kaçmıyoruz memleketimizden? Yalan mı söylüyorum Sotiri Amca. İstilacı bunlar…

Marika elini Pandeli’nin avcundan çekip ayağa kalkıyor: Ai sihtir, malaka!

Otur vre Marikamu! Bu kadınlar çok hassas be Sotiri Amca. Gider, için için ağlar şimdi bu.

Eh be evladım, endaksi, diyor Barba Sotiri, sen de tadında bırak muhabbeti. Ben de karşıdan muhacirim, senin anan baban da. Ayıp!

Edep meselesi, edep, diye söyleniyor Eleni.

Annem bağırıyor: Allah belanızı vermesin, konuşacağınıza su götürün. Sen de yatıyorsun orada… Şu yandaki öküzden farkın yok! Pandeli’yi işaret ediyor.

***

Kitabıma dönüyorum. Sonbahar sömestirinde Avrupa siyasal düşüncesinde eşitlik meselesi diye bir ders açacağım. Önce memleketteki eşitlik ve adalet mücadeleleri diye düşünmüştüm, lakin Dekan, gençlerimizin kafasını karıştırmayalım Hocam, üniversiteye lâyık daha fikirsel bir şey yapalım, dedi. Malumunuz, hassasiyetleri kaşımayalım, deyince kafama denk etti. Zaten pek makale yoktu memleket hakkında. Dekanla yaşadığım hadiseyi dersin girişine sıkıştırırım diye düşündüm.

Yazar, eşitlik çabası, diyor, herkesi (küçümseyerek, dışlayarak, çelme takarak) kendi seviyesine indirme çabası olarak da tezahür edebiliyor…  Derkenara “hınç” yazıyorum, ne alakası var eşitlikle, “bir adalet görüşü” demek istiyor olmalı.

***

Eleni, aferin çocuklara diyor, Allah razı olsun şuncağızlardan. Onun baktığı yöne dönüyor gözlerim. Ötede bir tekne rafta doğru yol alıyor. Plaj kıyafetlerinin üzerine can yelekleri geçirmiş birkaç genç güvertede hızla kutuları açıyor, pet su kaplarını sayıyor. Büyük bir ciddiyet havası esiyor, gözler huşu içinde tekneye dönmüş. Plajda sükûnet hâkim oluyor bir an.

Olmadık bir meselenin ortadan kalkmasının rahatlığıyla kitabı tekrar açıyor, cümlenin devamını okuyorum. İşte bu, diyorum içimden: … veyahut eşitlik arzusu olarak, herkesle birlikte (onları kabullenerek, onlara yardım ederek, başarılarından kıvanarak)  kendimizi de daha yüksek bir seviyeye çıkarma çabası olarak ifade bulur.

Not: yazı çizi atölyesi öykülerinden.

Yorumlar beslemesi .

yazı çizi  
Facebook Twitter More...