Mar 07

Çift çizgi | Begüm Özbakır

Yazan Editör Kategori atölyeden

Testin sonuçlanmasını bekliyorum karnımda kramplarla. Paketin üzerinde yazan iki üç dakika geçmek bilmiyor. Tuvalette sıkışıp kalmış gibiyim. Küvet ve lavabo arasında iki adım git, iki adım dön derken paspası eskitiyorum. Telefonun alarmı çalıyor. Ellerim titreyerek çubuğu alıyorum; çift çizgi.

Yanaklarımın uyuştuğunu hissediyorum. Evet, belirtileri vardı ama bir umut diyordum ki hamile değilimdir, midemi üşütmüşümdür, stresten gecikmişimdir… Tuvaletin kapısını bir bilinmezliğe açıyorum. İçerde beni bekleyen, baba olmak için can atan o adama haberi vermeye gidiyorum. Küçücük evde salon kilometrelerce uzağımda sanki. Koridor yürüdükçe uzuyor.

“Seçil ne oldu sonuç?” diyor heyecanla.

“Emre ben hamileyim.”

Kucaklıyor beni, salonun ortasında bir sağa bir sola döndürüyor. Ağlıyor bir yandan.

“Ne güzel bir haber bu!”

Bir an durup yüzüme bakıyor. Saçlarımı gözümün önünden çekip kafamı kaldırıyor:

“Ne oldu sen sevinmedin mi? Bir şey mi var, ne olur paylaş benimle?”

Nasıl söylerim ben bu adama içimdeki yangını? İstemediğim bir bebek taşıdığımı. Bunun kolayı yok ki.

“Emre ben hazır değilim. Yani aslında hazır olmamaktan da değil. Ben anne olmak istemiyorum.”

Gözlerinin altındaki çizgiler kopkoyu oluyor. Ağzımdan çıkanlara inanamıyor.

“E n’apacağız peki Seçil? Doğurmayacak mısın? Lütfen biraz düşün. Senden benden bir parça… Ev mis gibi bebek kokacak ve ben hep yanında olacağım.”

Anne karnında minicik bir embriyo… Sessiz sedasız bölünüyor hücreleri.

***

Psikoloğuma yine geç kalıyorum. Telaşla içeri girdiğimde içten gülümsemesiyle Teslime Hanım karşılıyor beni.

“Şenay Hanım’a haber vereyim geldiğinizi.”

Şenay Hanım beliriyor bir süre sonra. “Hoş geldin Sineciğim.”

Odaya doğru yürürken en sevdiğim soru geliyor Teslime Hanım’dan:

“Sine Hanım ne içersiniz?”

“Sütlü kahve ve su, çok teşekkürler.”

Bu odada ne var bilmiyorum ama beni sakinleştiren bir antidepresan gibi. Trafikte bağıra çağıra dolmuşçulara, taksicilere sövdüğümü bana unutturuyor.

“Nasılsın?”

İşte geldi o soru.

“Bilmem. Şu an telaşlıyım. Kusura bakmayın, yine geciktim.”

“Ayarladığımız seanslara üst üste geç kalmanın sebebi ne olabilir?” diye soruyor gülümseyerek. Sessizliği delecek bir cevabım olmayınca üstüme gelmek istemiyor ve “Nasıl geçti bu hafta? Biraz bahset bakalım.” diye ekliyor.

“Hmm bir bakalım… Müdürümle papaz olduk yine, annemle kavgalarım tüm hızıyla devam ediyor. Erkek arkadaşım tarafından anlaşılmamak bir harika… Ondan sonra bakayım başka… Hah, gereksiz yere kafama taktığım bir torba dolusu boktan olay var.”

“Ooo, ceplerimiz dolu gelmişiz bu hafta. Hemen başlayalım o zaman. Hangisinden konuşalım önce?”

“Müdürle başlayalım. Ruh hastası herif. Yöneticimle araları çok kötü. Onlar tepişiyor, çimenler eziliyor arada! İkisi de her şeyi önce kendilerine söylememi istiyor. Müdürün yetkisi var, buna rağmen memnun olmadığı bu insanı yöneticilikten almıyor. Al o zaman, benim başıma başka yetkili ver, huzurla çalışalım, yok! Yöneticim de bana tavır alıyor. ‘Benim haberim olmadan şunu yapmışsın, bunu demişsin…’ Hep suçlu benim!”

“Hep suçlu sensin?”

“Evet! Bakın buradan anneme geçeyim hemen. Annem beni asla anlamıyor. İşime, gücüme, yoğunluğuma, sevdiğim ya da sevmediğim şeylere, isteklerime kısacası hiçbir şeyime saygısı yok. Sürekli ona şefkat göstermediğimden yakınıyor. Halbuki şefkat göstermeyen o. Annem konusunu sizinle uzunca konuşmuştuk; duyguları pek tanıyan birisi değil. Sığınacak limanım yok gibi hissediyorum böyle olunca. Güvensizlik duygusu içimi kemiriyor.”

“Güvensiz mi hissediyorsun kendini? Doğru mu anlıyorum?”

“Evet. Erkek arkadaşıma karşı da güvensizim. Hep gidecek gibi, bana saygısı yok gibi… Her tartışmamızda haklı çıkmasından çok yoruldum. Kendimi sevilmeye değer biri gibi hissetmiyorum artık. Her ilişkimin bu noktaya gelmesinin tek sebebi benim sevilecek bir tip olmamam bence.”

“Değersiz hissettiğin neler var, biraz anlatır mısın?”

“Bir sürü şey. Erkek arkadaşımla olan ilişkim dışında da örnekler var. Mesela arkadaşlarımın benim onları düşündüğüm kadar beni düşündüklerini, sevdiklerini hissetmiyorum. Çok özenli davranırım kırmamak, üzmemek için. Fakat onlar en ufak bir hatamda yüzüme vururlar, küserler. Bir sürü doğrum vardır ama tek yanlışımla hepsi kaybolur.”

“Ne çok yük almışsın ne çok başlığımız var bak bu seansta.”

“Öyle Şenay Hanım. Dolmuşum inanın ki. Bunlarla yüzleşmek istemediğim için mi geç kaldım acaba? Bir kitapta geç kalmanın bazı şeylerden kaçmakla ilgili olduğundan bahsediyordu. Detayını hatırlamıyorum tabii.”

Bir saat boyunca tüm başlıkları tek tek konuşuyoruz. Küçük sandığım sorunlarımın büyük farkındalıklar yarattığı odadan ceplerim dolu, kalbim kırık ayrılıyorum.

***

Doğum çok zor gerçekleşiyor. 8 saat sancı çekiyorum. Yine de gelmek istemiyor bebek. Sanki istenmediğini hissediyor. İlk başta kabul edememiştim, korkmuştum ama artık anne olmaya hazırım ve onunla tanışmak için sabırsızlanıyorum. Emre sancı çektiğim saatler boyunca başımda bekledi. “Endişelenme Seçil, sağlıkla doğacak bebeğimiz” deyip durdu. Gerçekten çok iyi bir baba olacak, buna eminim. Peki ya ben? Ben iyi bir anne olabilecek miyim? Annem olmadığı için hiç bilmediğim duyguları kaldırabilecek miyim? Normal de doğuramadım çocuğu, her yerim kesik dikiş içinde. Bir an önce büyüse ve beni anlasa keşke…

***

“Kişinin kendi kendini kınamasına cehennem; affetmeye ise cennet denir.”* Bu satırları okuduğumda Şenay Hanım’ın dedikleri daha da netleşiyor kafamda. Başkalarına karşı nazik ve anlayışlı olan ben, konu kendime geldiğinde son derece acımasız ve ağır bir eleştirmene dönüşüyorum. Her seans gerçekten ayrı bir aydınlanma yaşadım. Kendimi sevmeyi öğrenmeye ihtiyacım vardı.

Son seansta yaptığımız “anne karnı çalışması” beni bambaşka diyarlara götürdü.

Şenay Hanım o gün seansta:

“Sineciğim seni nasıl karşılamışlar?” diye sordu.

“Nasıl yani?”

“Doğduğunda hastanede kimler varmış? Annen sana hamile olduğunu nasıl öğrenmiş? Doğumun kolay mı olmuş, zor mu?”

Yanımda konuşulurken ufak tefek kulak misafiri olduğum konulardı bunlar. Üzerinde hiç düşünmemiştim.

“Annem için testteki çift çizgiden ibaretmişim. Hiç bebek taşıdığını hissetmemiş.”

“Anne karnındaki halini düşün, hayal et. Ne hissediyorsun?”

“Stres. Çünkü istenmemişim. Annem birkaç kez aldırmaya gitmiş beni, babam ve doktor ikna etmiş, geri dönmüşler.”

“Seni neden istemediklerini düşünüyorsun?”

“Düşünmüyorum, biliyorum. Planlı bir bebek değilmişim, anneme büyük sürpriz olmuş. Aslında annem hiç anne olmayı istemediğini düşünüyormuş. O nedenle ilk başta istememiş beni. Sonraki konuşmalarımızda hep ‘İyi ki doğurmuşum seni, iyi ki babanı dinlemişim.’ diyordu ama o istenmeme duygusu kemiklerime işlemiş sanki.”

“Planlı bir bebek olmaman ne hissettiriyor sana?”

“Sanki bir hataymışım, yanlışmışım gibi… Anneme zor günler yaşatmışım. Küçükken günlüğünü okumuştum bir kere. Aslında beni istediğinden ama nasıl bir anne olacağını bilemediğinden ve kendine güvenmediğinden bahsediyordu. Endişeleri, kaygıları dağ kadardı. Şu an hepsinin bana aktığını hissediyorum.”

Gittiğim süre boyunca seansta yüzleştiğim şeyler bir düğüm gibi çözülüyor kafamda. Sanki koskocaman bir yapbozun eksik parçalarını bulmuş gibiyim.

“Karşında anneni canlandır şimdi. Ona neler söylemek isterdin?”

“Benim de testimde çift çizgi çıktı ve ne yapacağımı bilmiyorum anne…”

* Bilinçaltının Gücü, Joseph Murphy, Diyojen Yayınları.

Not: yazı çizi atölyesi öykülerinden. Begüm Özbakır’ın diğer öyküleri için tıklayın.

Yorumlar beslemesi .

yazı çizi  
Facebook Twitter More...