Eki 10

İlk Ders / İrfan Akalp

Yazan Editör Kategori atölyeden

Geçenki oteldeydi buluşmamız. Lisenin sınıf yemeklerine giderken hep olurdu bu; şairin unutulmaz dizeleri,  gençliğin kaygısızlığından çıkıp gelir, Hümeyra’nın hüzünlü sesiyle yankılanırdı kulaklarımda. Beynim şarkıyı mırıldanırken adımlarım yavaşlamıştı. Günleri aylara, ayları yıllara eklemiştim. Tam otuz beş yıl önce çalmıştı ilk dersin zili.

Saat yediye doğru döner kapıyı itekledim. Vestiyere yürüdüm. Önce paltomu, sonra yüzümdeki hüzünlü maskeyi sıyırıp çıkardım. Palto kolunda maskeyi bekleyen görevliye “Maske yanımda kalacak” dedim. Boşlukta kalan elini geri çekerken kaçamak gülümsemesi yüzümde dolaşmıştı. Maskemi omuz çantama tıkıp salona geçtim. Oturanlarla kucaklaştım. Sadece Engin yurtdışından gelmişti.  Rengi solmuş okul yıllığını beynimin raflarından çekip çıkardım. Ceketin koluyla tozunu alıp sayfaları hışırdattım. Sararmış resimlerden mevcudumuza ulaştım. Başımı ara ara kaldırıp yoklamayı yaptım. “Yok” yazılanları cesaret edemiyordum sormaya…

“Geç kâğıdı” almadan üç-dört kişi daha gelince servis başladı. İçkiler kadehlerle kucaklaştı. Sessizlik yerini boş derslerin tatlı uğultusuna bıraktı. Laf lafı açıyor, kaç yılı devirdiğimizi yeniden soruyorduk birbirimize. Son buluşmadan bu yana koca dört yıl ne de çabuk geçmişti. Gençlik neşesiyle dolmuştur umuduyla kadehler art arda boşalıyordu. Tabaklarda nevaleler aynı olsa da kimimiz hüznü, kimimiz kederi, kimimiz de pişmanlıkları meze yapıyordu. En çok kahkahayı Engin atıyor, en neşelimiz o görünüyordu. Böyle zamanlarda sarardı benliğimi gençlik duyguları; daima neşelenir, neşelenmekle kalmaz bayat sesimle birkaç şarkı patlattığım bile olurdu. Oysa çözemediğim bir burukluk gelip oturmuştu ta içimde bir yerlere. Hüzün maskem çantadan çıkıp yüzümü kaplamış, oradan yavaş yavaş beynime, sonra yüreğime, derken bütün vücuduma yayılmıştı. Bedenim yorgun düşüp omuzlarım çökünce sorabilmiştim onun neden gelmediğini. Amansız hastalığını fısıldayan sıra arkadaşı Hayriye’ydi.

Lekesiz sesiyle, kahveler söylenirken başlamıştı mini konserine Gül. Onda da bir gariplik vardı bu gece. İçimize işliyordu okuduğu türküler. Kâh güneşin kavurduğu sarı bozkırlarda geziyor, kâh Rize’nin sisli yaylalarında horon tepiyor, oradan Balkanlara geçip söğüt gölgesinde dinleniyorduk. Damlayan yaşlarla toprak kokusu sarmıştı her yanı. Yorgun gülümsemeli garsonlar son tabakları topluyordu. Yine herkes kendi hesabını ödeyecek, kendi yoluna gidecekti.

Engin, otelin önünde gidenlerle sarılıp vedalaşırken sokağın sessizliğini davudi kahkahalarıyla bozuyordu. Herkes gitmiş en sona ikimiz kalmıştık. Engin, beni de uğurlayıp ikinci kattaki odasına çıkacaktı. Mutluluk maskesi takmış yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Dostum” dedi, gözlerinde yaşlar vardı.

“Var mısın, bu gece sabaha kadar barlarda efkâr dağıtmaya.”

“Varım ama biraz beklersen.”

“Uzun sürer mi?”

“Sürmeyecek.”

Yüzündeki maskeyi söküp aldım. Orada hüzün heykelleri gibi kalakalmıştık… İçinden maskemi çıkardığım çantamı ona verdim. Caddeye çıkıp bir taksiye atladım. Şoföre “Mimar Kemal” dedim. Okulun önüne gelince şoförden el fenerini istedim. Duvardan atlayıp bahçeyi koşarak geçtim. Dış kapıyı açarken fazla zorlanmadım. İkinci kata çıkıp bizim sınıfı buldum. Mutluluk maskemizi otuz yedimiz birden diploma günü bırakmıştık sıralara… Fazlasında gözüm yoktu. Bir kendime bir Engin’e yeterdi. Sınıfın kapısını açarken gıcırtıyla irkildim. Fenerin aydınlığında görünüm korkunçtu. Tahta sıralarımız mermere dönmüş, kar beyaz maskeler kaybolmuş, her taraf kapkara gaz maskeleriyle dolmuştu.

Gaye’nin notu: yazı çizi atölyesi ürünlerinden olan bu öykü, yukarıdaki fotoğraftan esinlenilerek yazıldı.

Yorumlar beslemesi .

Yorumlar

  • ömer

    Yazıda anlamsız duygusallık ve zorlama bir hüzün var, hani film çekiminde ağlaması gerekirken ağlayamayan aktör yada aktirise yapay göz yaşı yapmak gibi. Sanırım bazen heyecanımızın dinmesini bekleyip öyle yazmaya başlamalıyız.



yazı çizi  
Facebook Twitter More...