Mar 25

Pantomim | Layika Begüm Janowski

Yazan Editör Kategori atölyeden

Tanımadığım sokaklarda dolaşırken, çok sevdiğim Fransız fonetiği kulaklarıma çalınıyordu. Ne dediklerini fazla anlamasam da hep romantik şeyler söylüyorlarmış gibi gelir bana. Bu Fransızcaya çektiğim bir kıyak sanırım. O güzel croissant’ları, caddeye bakan kafeleri ve var olmanın dayanılmaz hafifliğini hissettiren chanson’ları. O piknik yapmaya doyamayacağın güzelim parkları da unutmamak lazım.

Paris sendromu diye bir şey işittiniz mi? Paris’e büyük heyecanla gelen turistlerin gezi sonunda yaşadığı hüsrana deniyormuş. Ben yaşamadım. Belki de gözümde hiç büyütmedim Paris’i. Eyfel Kulesi desen zaten demir yığını. Göğe yükselmiş eril bir anıt. Bana göre bir özelliği yok. Ama şu nehir kenarındaki ressamlar ve kitapçılar, eski güzel üniversite binaları, artık geriye sadece külleri kalan Notre Dame ve çikolatalı krepler.

Onlar öyle mi? Hayatın sürekli akışta olması gerektiğini anımsatırlar insana. Ne olursa olsun, n’apalım hayat devam ediyor, gel öğlen yemeğine gidelim ve yanında şarap söylemeyi de unutmayalım! Her kentin şanslı ve şanssız olduğu zamanlar vardır ve o kentin insanlarının. Şimdi burada evden çıkıp işe gidenler, öğlen yemeğinde buluşup şarap içenlerin olduğu caddeler de bundan çok da eski olmayan bir tarihte monarşiye karşı savaş verilirken, açlıktan kedi, köpek ve at eti yiyenlerle doluymuş. Bir rivayete göre, Seine Nehri kırmızı akarmış. Zamanın azizliği bu olsa gerek… İkinci Dünya Savaşı öncesi “karın grevi” yapıp bebek yerine köpek gezdiren kadınlar, savaştan 3 yıl sonra ikinci bebekleri ve köpekleriyle parklarda dolaşır olmuş.

Küçük kasabalar kadar sevdim Paris’i ve acayip insanlarını. Afrikalı ve Arap göçmenlerle dolu sokakları, Montmatre’ye tırmanıp dürbünle sokakları dikizlemeyi. Her köşede fotoğraf çekmeyi. Hazır orada iken merdivenlerde yığılmış kalabalığın arasında bir müzisyene kulak verip zamanı unutmayı…

Yine o günlerden birinde bir pantomim sanatçısı çıkageldi karşıma. Kalabalığın arasına daldım. Makinem elimde, gözlerim pantomimcide. Derken, bir çocuk ilişti karşı tarafa. Ufak tefek bir şey, ailesi nerede acaba? Yalnız gibi görünüyor. Küçük kara gözleriyle pantomimciyi izleyip gülüyor. Sanki gülmeyi unutmuş da tam şu an hatırlamış gibi, ne kadar çekingen ve saf. O gösteriyi izlerken ben onu izlemeye başladım. Onun dünyasında kayboldum. Acaba kahvaltıda ne yedi? Nasıl bir evde oturuyor? Fazla insan arasına karışmayan bir göçmen çocuğu mu?

İnsanlar yavaş yavaş açıldıkça, daha net görmeye başladım. Kıyafetleri yıpranmış ve kirli, elleri uzun süredir sabun görmemiş. Yırtık pantolonun altında bir çift eski sandalet. Elinde küçük bir darbuka. Derken birden bir el kavrıyor onu ve çekiyor dışarıya. Kalabalığın arkasından görünen bir yetişkin kafası anlamadığım kelimelerle bağırıyor çocuğa… Başka bir köşede darbuka çalmaya uzaklaşırken, onun zamansız eğlencesi sona eriyor. Geriye ise o sıcacık gülümsemesi kalıyor. Fotoğrafa gerek yok, bazı anlar hatırlandığı gibi kalmalı akılda.

Not: yazı çizi atölyesi öykülerinden. 

Yorumlar beslemesi .

yazı çizi  
Facebook Twitter More...