May 22

Uyku / Can Oluk

Yazan Editör Kategori atölyeden

− Neyse benim gitmem lazım.

− Tamam.

− Ha ama dur şeyi unuttum, yarın sabah bizim eski sınıf arkadaşlarıyla kahvaltı yapalım diyoruz. Ne dersin?

− Bilmem ki.

“Seni niye çağırdılar ki” dedi ev arkadaşım. “Bilmem, ben de çok uzak değildim onlara, yan sınıflarındaydım sonuçta” dedim ama benle ilgilenmiyor, bilgisayardan gözünü ayırmıyordu. Bir yandan da konuşmaya devam etti: “Saçmalık, yıllardır görmediğin insanlarla ne konuşabilirsin ki? İlk bakışta biraz çekingen olacaksınız sonra önemli bulduğunuz olayları birbirinize hava atar gibi anlatacaksınız, ama herkes kendi hayatına dönünce bunların hiçbirini hatırlamayacak. Sanki geçmişte yaşadığınızı teyit ediyorsunuz, defterlerden değil de insanlardan, aslında bu olay, geleceğe duyduğunuz sahte umutların meyvesi”. Doğru söylüyor olabilir, ayakta durmaktan yorulduğumdan karşısındaki koltuğa kendimi bıraktıktan sonra cevaplıyorum: “O zaman normal arkadaşlarla buluşmanın daha anlamsızı diyebiliriz”. Kafasını kaldırıp bana “Yani…” diyor. “O zaman kimseyle takılmayayım” diyorum. Aynı kaygısızlıkla “Evet, yani gelecek beklentisinin tatmini için takılma, git, bir tiyatro planın varsa yarınki kahvaltı için” diyor. Hemen cevaplıyorum:

– Sana göre hepsi zaten bir oyun, kim bilir ne zaman kaybettin geleceğe inancını?

– Akıllandığımda kaybettim, sen kendine bak, şuradaki sohbetimiz bile rahatsız etti seni, en iyisi git arkadaşlarınla nezaket oyunları oyna.

– Sen beni kızdıracak bir şey söyleyemezsin.

– Evet, bu sözleri benim gibi bir deli söylediğinden böyle, yoksa o nazik arkadaşların söylese kaldıramazsın, eziliverirsin sözlerin karşısında.

– Saçmalıyorsun, çok kötü kapılmışsın umutsuzluğuna, oyununda kalkan gibi kullanıyorsun, gerçek olmaya cesaretin yok, bak ben en azından sinirlenebiliyorum.

– Benle kendini yarıştırmayacaksın herhalde, çünkü sürekli pişmanım diyorsun eve dönünce.

– Pişman olmalıyım, ben senin anlamadığın gerçeği yaşıyorum.

– Keşke intihar etsen de senin o sıkıcı gerçekliğinden kurtulsak.

– Sen niye öldürmüyorsun?

– Senin gibi sıkıcı biri için fazla değerli bir oyun olur, seni oyuncum yapmam.

Artık iyice sinirlenmiştim, sabah olmuştu bile. Bir süre için ikimiz de sustuk, tuvalete gitmek için kalktığımda bıçağı aldım mutfaktan. Öldürmek gibi bir niyetim yoktu aslında, sadece oyunu göstermek istiyordum, ama beni gördüğü andan beri kendini tutamadan gülmesi, ne derse diyeyim korkmaması iyice kızışmama yol açtı. Ne olursa olsun ona göstermek istiyordum bu oyunun sahibi olduğumu. “Hadi” dediği anda bıçağı bacağına sapladım, refleks bile vermeden eğlenmeye devam eti, hatta kat kat artmıştı kahkahaları. “Bacağıma ha” dedi. Ardından kendimi tamamen kaybettim, tek istediğim yüzündeki gülümse kaybolana kadar bıçaklamaktı onu, yaptım da. Her tarafım kan olmuştu. Gülen ceset beni rahatsız ediyordu, çürümeye bile erken başlamıştı sanki, tiksintiyle dolmuştum. Dışarı çıktım, kahvaltıya davet edildiğim yere doğru, üstüm başım kan içinde, elimde katil bir bıçakla yürümeye başladım.

Oraya vardığımda neredeyse herkes gelmişti, bir kısmı çoktan birbirlerine ufak iğnelerini saplamaya başlamıştı. Neyse ki daha asıl ayine geçmemiştik. Herkes tamam olunca hepimiz çeşitli iç organlar sipariş ettik, ben böbrekle başlamak istedim. Kan içinde yüzen organları yerken herkes bir yandan da diğerine sapladığı iğneleri bıçaklarla değiştiriyordu. Tam o anda akciğer yiyen bir arkadaşımın gözüne gelen bıçak onu çileden çıkardı ve herkes bu işin sorumlusuna yöneldi, ilk önce kulaklarını kestiler, sonra bağırsaklarını çıkarıp önümüze sundular. Sandalyesiyle birlikte geri düştü. Gözü çıkan, çok komik bulmuştu bunları. Bazıları gönüllü olarak kalplerini çıkarıp diğerlerine sundu, yemek yiyecek kolları bile olmayanlar sürekli kan emiyordu yanındakilerden. Üzerimdeki yabancı kan ve keskin bıçak, gözlerini korkutmuş olmalı ki kimse bana saldırmıyordu. Bu sürü, stabil düzeye ulaşınca, iç organlar mezarlığından oluşan oda dolusu bu kanlı yaratık beni hedef seçti. Onlara katılmamı, onlar için kanımı dökmemi istediler. “Pek suskunsun” dedi beni çağıran. “Midem kötü, alışık değilim, en iyisi tuvalete gideyim” dedim. Varır varmaz kustum, bana saatlerce sürdü gibi geldi. Hem öldürdüğüm ev arkadaşımı kusuyordum, hem buradakilerin organlarını. Artık kandan başka şey kalmayınca kendi organlarımın çıkmasını engelleyemedim ve ters çevrilen bir kıyafet gibi ağzımdan diğer tarafa akıp yere savruldum.

− Eee, gelecek misin?

− Sanmıyorum.

− Niye?

− Uyanamam.

Gaye’nin notu: yazı çizi atölyesi ürünlerinden.

Yorumlar beslemesi .

yazı çizi  
Facebook Twitter More...