Nis 13

Yüzyıllardır | Güleyni

Yazan Editör Kategori atölyeden

Karanlık bir odanın içindeyim. Her şey çok eski, tozlanmış. Kilolarca toz var üstümde, yüzyıllardır burada gibiyim. Çok soğuk, dakikanın yüzde birinden daha kısa bir zaman önce kar yağmış sanki her yere. Yorganlarla örtünmek istiyorum, ananemin diktiği yün yorganlarla. Yavaş yavaş binerse tüm ağırlıklar, canım acımadan, ezile ezile kaybolurum. Oda ışıksız ama ara ara odanın içinde beliren, odadan daha karanlık görüntüler var, siyahın dibi, kara delik gibi. Bazen bir insan bedeni, bazen bir eşya, bazen bir his. Her gelenle üzerimdeki ağırlığın arttığını hissediyorum. Gelen dediğime bakmayın, ne kapıyı açıp geliyorlar, ne de pencereden, ol diyorum oluyorlar, peyda oluyorlar.

Bedenim odanın içinde bir karınca gibi, nasıl görebiliyorlar, yüklerini nasıl tam da üzerime bırakabiliyorlar anlayamıyorum. Karşımda yüzyıllardır orada duran ama hiç kullanılmamış bir kapı var. Tertemiz tahta bir kapı, üzerinde hiç toz yok. Kolu metalden, çevresinde parça parça koruma folyosu hâlâ sarılı. Yanmayan bir lamba, hiç yanmamış bir mum, kullanılmamış kibritler var odada. Hiç ışık yok. Yani şimdiye kadar hiç olmamıştı. Kapının altında belki yüzyıllardır orada duran kum tanelerinin oluşturduğu rengârenk ışıltılar hariç. Ne kadar zamandır oradalar bilmiyorum, gözümde çakan şimşeklerle fark ettim onları. Tokat gibiydi, fiziksel bir acı gibi. Onlara dokunmak istiyordum ama yorganların, betonlaşmış toz yığınlarının altından kalkamıyordum. Kumlar çoğalıyor, odanın içinde tozlara karışıyorlardı, bense sadece izleyebiliyordum. Ama artık dayanamayacağımı anlamıştım. Burnumun kaşınmasından nefret ederim ve bu tozlar sürekli burnumu kaşındırıyorlar. Nefes alamazsa insan nasıl yaşar? Üzerimdeki yükleri kaldırıp atamadım. Gücüm yetmedi, ama yüzyıllardır o odada direnmekten vücudum bir farenin kuyruğu kadar esnekleşmişti artık. Burnumun açıkta kaldığı yerden yavaş yavaş itekledim kendimi.

Elime bir sancı girdi, o kadar yükün altında bir yere çarptı belki dedim, ince ince sızlamasına rağmen dikkate almadım. Bir an önce çıkmak istiyordum. Yüklüğün altından çıkıp arkama baktığımda hiçbir şey göremedim. Herhalde delirdim dedim, zira ananemin kokusu burnumda, yorganların dokusu hâlâ parmaklarımdaydı. Kapıya gitmek istiyordum, o kadar yavaştı ki hareketlerim, yüzyıllar geçti sanki. Attığım adımları hatırlamıyorum, aktım kapının koluna. Tek hamlede açıldı kapı, kilitlerin açılma sesi kulaklarımda çınladı. Uzun koridorları olan kat kat bir hapishanenin tüm mahpusları özgürdü,  tüm kilitleri açılmıştı demir kapıların. Ardında tertemiz bir hava vardı.

Güneş yüzyıllardır hiç batmamış gibi ısıtmıştı her yeri. Odayı aydınlatan kumlar her yerdeydi. Rengârenk değillerdi artık ama sımsıcaklardı. Oyun oynayan, gözümün görmediği bir denizden kovalarla su taşıyan çocukların sesleri kuşlara karışıyordu. Gözlerimi aça aça her yere baktım, bedenime sığacak gibi değildim. Bir ağaç gölgesi buldum, sıcak fena çarpmış, biraz serinlemek istedim. Başımı yosun tutmuş kaya parçasına yasladım, yüzyıllardır oradaydı.

Gözlerimi kapatırken uyandım.

Salonumdaydım. Şu evde kendin yap markasının L koltuğunda başımı yastığa dayamış, elimde sımsıkı tuttuğum bir kâğıtla uyandım. Bilmem kaçıncı sulh ceza mahkemesinin İbrahim’i şikâyet etmem üzerine gönderdiği duruşma daveti. Elimdeki kâğıdı sıkı sıkıya tutmaktan İbrahim’in kırdığı parmaklarım biraz şişmiş. Gevşetip rahatlatıyorum. Davete icabet edeceğim o gün ne giyeceğimi düşünüyorum. Ev aydınlık, ara ara odada beliren, odadan daha aydınlık görüntüler var. Aydınlığın dibi, güneş gibi.

Not: yazı çizi atölyesi öykülerinden.

Yorumlar beslemesi .

yazı çizi  
Facebook Twitter More...